Hamd, yalnızca Allah'adır.
İslâm dîninin üç mertebesi (derecesi) vardır.
Bunlar:
1.
İslâm
2.
Îmân
3.
İhsan
Her mertebenin (derecenin) de bir anlamı ve esasları (rükünleri) vardır.
Birinci Mertebe: İSLÂM
İslâm'ın sözlük anlamı; teslim olmak ve boyun
eğmek demektir.
Terim anlamı ise; Itlak olunduğu
(kullanıldığı) yere göre anlamı
değişir.Bunun da iki hali vardır:
Birincisi: İslâm, îmân lafzı ile birlikte
zikredilmeyip tek başına kullanıldığı takdirde,
itikat, söz ve fiiller gibi dînin esasları ile furuu olmak üzere dînin
tamamı kastedilir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
إن الدين عند الله الإسلام
[ سورة آل عمران من الآية: 19 ]
"Allah
katında gerçek dîn, İslâm'dır."
Âl-i İmrân Sûresi: 19
ورضيت لكم الإسلام دينا
[ سورة المائدة الآية: 3 ]
"Bugün size dîninizi kemâle erdirdim, (sizi
câhiliyet karanlığından İslâm nûruna çıkarmak
sûretiyle) üzerinize nimetimi tamamladım ve dîn olarak size
İslâm’ı seçtim."
Mâide Sûresi: 3
ومن يبتغ غير الإسلام دينا فلن يقبل منه [ سورة آل عمران الآية: 85 ]
"Her kim, İslâm’dan başka bir dîn
isterse, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette hüsrâna
uğrayanlardan olacaktır."
Âl-i İmrân Sûresi: 85
Bazı âlimler İslâm'ı şu şekilde
tanımlamışlardır:
"İslâm, Allah Teâlâ'yı birleyerek O'na
teslim olmak, O'na itaat ederek boyun eğmek, şirk ve şirk ehlini
terketmektir."
İkincisi: İslâm,
îmân lafzı ile birlikte zikredildiği takdirde, zâhiri amellerle
sözler kastedilir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
قالت
الأعراب آمنا قل لم تؤمنوا ولكن قولوا أسلمنا ولما يدخل الإيمان في قلوبكم
[ سورة الحجرات، من الآية: 14 ]
"Bedevîler: (Allah'a
ve Rasûlüne tam anlamıyla) îmân ettik, dediler. (Ey Peygamber!) De ki: Siz
(tam anlamıyla) îmân etmediniz, fakat müslüman olduk (boyun eğdik)
deyin.Îmân henüz kalplerinize yerleşmedi."
Hucurât Sûresi: 14
(( عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي
وَقَّاصٍ
اأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ
ع
أَعْطَى رَهْطًا وَسَعْدٌ جَالِسٌ فِيهِمْ، قَالَ
سَعْدٌ: فَتَرَكَ رَسُولُ اللَّهِ
ع مِنْهُمْ مَنْ لَمْ يُعْطِهِ وَهُوَ أَعْجَبُهُمْ
إِلَيَّ. فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا لَكَ عَنْ فُلاَنٍ؟ فَوَاللَّهِ
إِنِّي لَأَرَاهُ مُؤْمِنًا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ
ع: أَوْ مُسْلِمًا؟ قَالَ: فَسَكَتُّ
قَلِيلاً، ثُمَّ غَلَبَنِي مَا أَعْلَمُ مِنْهُ. فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَا لَكَ عَنْ فُلاَنٍ؟ فَوَاللَّهِ إِنِّي
لَأَرَاهُ مُؤْمِنًا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ
ع: أَوْ مُسْلِمًا؟ قَالَ: فَسَكَتُّ
قَلِيلاً، ثُمَّ غَلَبَنِي مَا عَلِمْتُ مِنْهُ. فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ!
مَا لَكَ عَنْ فُلاَنٍ؟ فَوَاللَّهِ إِنِّي لَأَرَاهُ مُؤْمِنًا. فَقَالَ رَسُولُ
اللَّهِ
ع: أَوْ مُسْلِمًا؟ إِنِّي لَأُعْطِي الرَّجُلَ وَغَيْرُهُ أَحَبُّ إِلَيَّ
مِنْهُ خَشْيَةَ أَنْ يُكَبَّ فِي النَّارِ عَلَى وَجْهِهِ ))
[ رواه البخاري ومسلم ]
Sa'd b. Ebî Vakkas'tan rivâyet olunduğuna göre,
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Sa'd b. Ebî Vakkas aralarında
otururken birtakım kimselere zekât malından verdi.
Sa'd dedi ki: "Onlardan birisi benim yanımda daha
fazîletli olmasına rağmen Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onu
bırakıp zekât malından kendisine vermedi. Bunun üzerine ben: Ey Allah'ın elçisi! Niçin falancayı
bırakıp da başkasına verdin? (onu bırakıp
başkasına vermenin sebebi nedir?) dedim. Allah'a yemîn ederim ki ben (zannımca)
onu mü'min olarak biliyorum.
(
Sa'd, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in onlara dîndeki fazîletlerine
göre zekât malından verdiğini, terkedip vermedği kimsenin
de halini bilmediğini zannedip onun mü'min birisi olduğunu Allah'a
yemîn ederek Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem'e haber verdi.)
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Yoksa
müslüman mı? diye sordu
(Sa'd) dedi ki: Ben kısa bir süre sustum.Sonra o
şahsı bildiğim için onun mü'min olduğunu tekrar söylemeye
kanaat getirdim ve dedim ki: Ey Allah'ın elçisi! Niçin falancayı bırakıp
da başkasına verdin? (onu bırakıp başkasına
vermenin sebebi nedir?) dedim.Allah'a yemîn ederim ki ben (zannımca) onu
mü'min olarak biliyorum.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
Yoksa müslüman mı? diye sordu.
(Sa'd) dedi ki: Ben kısa bir süre sustum.Sonra o
şahsı bildiğim için onun mü'min olduğunu tekrar
söylemeye kanaat getirdim ve dedim ki:
Ey Allah'ın elçisi! Niçin falancayı
bırakıp da başkasına verdin? (onu bırakıp
başkasına vermenin sebebi nedir?) dedim. Allah'a yemîn ederim ki ben
(zannımca) onu mü'min olarak biliyorum.Bunun üzerine Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-: Yoksa müslüman mı? diye sordu.
Hiç şüphe yok ki ben, başkası bana daha
sevimli geldiği halde, kalbi İslâm'a ısındırılmak
istenen ve îmânları zayıf olan, şayet onlara vermezsem, dînden
dönüp kâfir olmalarından ve Allah'ın onları yüzüstü
cehenneme atmasından korktuğum için birtakım kimselere veririm. (Kendilerine
vermediğim kimseler, verdiğim kimselerden bana daha
sevimlidirler.Yoksa onları hakîr
gördüğümden veya dînlerinin noksan olmasından veyahut da
onları ihmal ettiğimden dolayı bunu yapmıyorum. Aksine ben,
onları Allah'ın kalplerinde yarattığı îmân nûruna
bırakıyorum. Kâmil olmasından dolayı da mânlarının
hiçbir şekilde sarsılmayacağına güveniyorum.)
Sahîh-i Buhârî (27) ve Sahih-i Müslim (150)
Sa'd b. Ebî Vakkas'ın, Rasûlullah-sallallahu aleyhi
ve sellem-'e :
Ey Allah'ın elçisi! Niçin falancayı
bırakıp da başkasına verdin? (onu bırakıp
başkasına vermenin sebebi nedir?) Allah'a yemîn ederim ki ben
(zannımca) onu mü'min olarak biliyorum dediğinde,
Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- ona: Yoksa müslüman mı? diye
sormasının anlamı: Yani sen, onun îmânına muttali
olmadın.Sen ancak zâhirî amellerinden dolayı onun müslüman
olduğuna muttali oldun, demektir.
İkinci Mertebe: ÎMÂN
Îmânın sözlük anlamı; Kabul etmeyi ve boyun
eğmeyi gerektiren tasdik demektir.
Terim anlamı ise; Itlak olunduğu
(kullanıldığı) yere göre anlamı
değişir. Bunun da iki hali vardır:
Birincisi: Îmân, İslâm lafzı ile birlikte
zikredilmeyip tek başına kullanıldığı takdirde, dînin
tamamı kastedilir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
الله ولي
الذين آمنوا يخرجهم من الظلمات إلى النور
[ سورة
البقرة الآية: ٢٥٧ ]
"Allah, îmân
edenlerin dostudur (yardımcısıdır), onları küfür karanlıklarından
îmân nûruna çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların
dostları (yardımcıları) da tağuttur (Allah'ın
dışında kendisine ibâdet ettikleri putlardır) ve ,
onları îmân nûrundan alıp küfür karanlıklarına
götürür.İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı
kalacaklardır."
Bakara Sûresi: 257
وعلى الله فتوكلوا إن كنتم مؤمنين[ سورة المائدة من الآية: 23 ]
"Eğer
mü'minler iseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin."
Mâide Sûresi: 23
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de bu konuda
şöyle buyurmuştur:
((
إِنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ الْمُؤْمِنُونَ ))
[ رواه مسلم ]
"Hiç
şüphe yok ki ancak mü'minler cennete girecektir."
Müslim (114)
Bundan dolayı selef imamları îmânı
şöyle tanımlamışlardır:
"Îmân; kalp ile tasdik -ki buna kalp ile
ilgili bütün ameller de girer-, dil ile söylemek, azalarla yapmaktır.
Allah Teâlâ'ya itaat etmekle artar, günah işlemekle eksilir."
Bunun içindir
ki Allah Teâlâ îmânı, gizli ve açık olarak, dînin tamamına
sımsıkı sarılan kimselerle
sınırlandırmıştır (onlara münhasır
kılmıştır).
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
إنما المؤمنون الذين إذا ذكر الله وجلت قلوبهم وإذا تليت عليهم آياته زادتهم إيمانا
وعلى ربهم يتوكلون الذين يقيمون الصلاة ومما رزقناهم ينفقون أولئك هم المؤمنون حقا
لهم درجات عند ربهم ومغفرة ورزق كريم [سورة الأنفال : ٢ - ٤]
"(Allah'a
gerçekten îmân eden) mü'minler ancak öyle kimselerdir ki Allah'ın
adı anıldığı zaman kalpleri ürperen, kendilerine
Allah'ın âyetleri okunduğu zaman îmânlarını artıran (îmânlarına
îmân katan) ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir.Onlar ki
namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden (emrettiğimiz şekilde) harcayanlardır.İşte
onlar, (bu fiilleri gizli ve açık yapanlar) gerçek mü'minlerdir.Onlar için
Rableri katında nice dereceler (yüksek makamlar),
bağışlanma ve tükenmez bir rızık (cennet)
vardır."
Enfâl Sûresi: 2-4
Allah Teâlâ îmânın hepsini, aşağıdaki
âyet-i kerîme'de şöyle açıklamıştır:
ولكن البر
من آمن بالله واليوم الآخر والملائكة والكتاب والنبيين وآتى المال على حبه ذوي
القربى واليتامى والمساكين وابن السبيل والسائلين وفي الرقاب وأقام الصلاة وآتى
الزكاة والموفون بعهدهم إذا عاهدوا والصابرين في البأساء والضراء وحين البأس أولئك
الذين صدقوا وأولئك هم المتقون
[ سورة
البقرة الآية: 17٧ ]
“(Allah katında, namazda iken Allah’ın emri
olmadan) doğu veya batıya yönelmeniz iyilik değildir. Asıl
iyilik, o kimsenin yapmış olduğu
iyiliktir ki,
Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere îmân eder,
-kendisinin çok ihtiyacı olmasına rağmen- yakın akrabaya,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve (kölelikten
kurtulmak isteyen) kölelere sevdiği maldan harcar, namazı
dosdoğru kılar ve zekâtı (hak edene) verir. Söz
verdiği zaman sözlerinde durur, yoksulluk, hastalık ve
savaş zamanlarında sabreder.İşte onlar (bu sıfatlarla
sıfatlananlar, îmânlarında sâdık olan), muttakîlerdir (Allah'tan
gereği gibi korkup O'na karşı gelmekten
sakınanlardır)."
Bakara Sûresi: 177
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de, Abdulkays
heyetinin hadisinde îmânın tamamını şöyle
açıklamıştır:
(( آمُرُكُمْ بِالْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَحْدَهُ. قَالَ:
أَتَدْرُونَ مَا الْإِيمَانُ بِاللَّهِ وَحْدَهُ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ
أَعْلَمُ. قَالَ: شَهَادَةُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا
رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامُ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءُ الزَّكَاةِ، وَصِيَامُ
رَمَضَانَ وَأَنْ تُعْطُوا مِنْ الْمَغْنَمِ الْخُمُسَ )) [ رواه البخاري مسلم ]
“Size, yalnızca Allah'a îmân etmenizi
emrediyorum.Yalnızca Allah'a îmân etmek ne demektir, biliyor musunuz? Onlar:
Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler, dediler.Buyurdu ki: Allah'tan başka
hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilahın olmadığına
ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz
kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve ganimetten beşte bir vermeniz."
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, farz oluşuna inanarak ve
sevabını Allah Teâlâ'dan umarak Ramazan orucunu tutmayı, îmândan
saymıştır. Aynı şekilde inanarak ve sevabını
Allah Teâlâ'dan umarak Kadir gecesini ibâdetle geçirmeyi, emânete riâyet
etmeyi, cihad ve haccı, cenazeye iştirak etmek gibi amelleri îmândan
saymıştır.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir
hadislerinde îmânı şöyle açıklamıştır:
(( الْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ أَوْ بِضْعٌ
وَسِتُّونَ شُعْبَةً، فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ،
وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الْأَذَى عَنْ الطَّرِيقِ )) [ رواه البخاري ومسلم ]
“Îmân, yetmiş küsür veya altmış
küsür şubedir (haslettir).(Bu hasletlerin) en fazîletlisi (yücesi): Lâ
ilahe illallah sözüdür.En düşük miktarı ise, insanlara eziyet
veren şeyi yoldan kaldırmaktır."
Buhârî (9) ve Müslim (35)
Bu konudaki
âyet ve hadisler sayılamayacak kadar pek çoktur.
İkincisi: Îmân, İslâm lafzı ile
birlikte zikredildiği takdirde, bâtınî itikatlar olarak
açıklanır.
Nitekim Cebrâil hadisi ile bu anlamdaki hadisler buna
delildir.
Yine, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in cenaze
namazındaki şu duâsı bu anlamdadır:
(( اللَّهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَأَحْيِهِ
عَلَى الْإِسْلَامِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى الإِيمَانِ ))
[ رواه الترمذي وأبو داود وابن ماجه وأحمد ]
“Allahım! Bizden kimi yaşatırsan, onu
İslâm üzere yaşat.Yine, bizden kimi vefat ettirirsen
(öldürürsen), onu îmân üzere vefat ettir (öldür)."
Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce ve Ahmed rivâyet
etmişlerdir.Tirmizî "hadis, hasen sahih" demiştir.Elbânî de
"Sahîhu Sünen-i Tirmizî", c:1, s:299'da hadisin sahih olduğunu
belirtmiştir.
Çünkü ameller, azalarla yapılır.
Bunları da ancak hayatta iken yapabilir. Ölüm anında ise, kalbin
sözü ve amelinden (inanmasından) başka bir şey kalmaz.
Sözün kısası, İslâm ve îmân
lafızları ayrı ayrı zikredildiği takdirde, ikisi
arasında hiçbir fark yoktur. Hatta iki lafızdan her biri ayrı
ayrı kullanıldığı takdirde dînin tamamını
kapsar.İslâm ve îmân, ayrı ayrı zikredildiği takdirde -daha
önce de zikredildiği gibi- İslâm; azalarla yapılan zâhirî
amellere hastır.Îmân ise, kalbî olan bâtınî amellere
hastır.İşte Cibril hadisi olarak bilinen şu hadis, buna
delâlet etmektedir:
((عَنْ
عُمَرَ بْنِ
الْخَطَّابِ
ا
قَالَ: بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ × ذَاتَ
يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ
الشَّعَرِ لاَ يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلاَ يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ
حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ × فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ
وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ وَقَالَ:يَا مُحَمَّدُ!أَخْبِرْنِي عَنِ
الْإِسْلَامِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ×: الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لاَ
إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ ×، وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ،
وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنْ اسْتَطَعْتَ
إِلَيْهِ سَبِيلاً. قَالَ: صَدَقْتَ. قَالَ: فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ
وَيُصَدِّقُهُ. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ الْإِيمَانِ؟ قَالَ: أَنْ تُؤْمِنَ
بِاللَّهِ، وَمَلَائِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ الْآخِر،ِ
وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ. قَالَ: صَدَقْتَ. قَالَ:
فَأَخْبِرْنِي عَنْ الْإِحْسَانِ؟ قَالَ: أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ،
فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ
السَّاعَةِ؟ قَالَ: مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنْ السَّائِلِ. قَالَ:
فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَمَارَتِهَا؟ قَالَ: أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا،
وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ
فِي الْبُنْيَانِ. قَالَ: ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِثْتُ مَلِيًّا، ثُمَّ قَالَ لِي:
يَا عُمَرُ! أَتَدْرِي مَنْ السَّائِلُ؟ قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ!
قَالَ: فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ))[ رواه مسلم ]
Ömer b. Hattab'dan -Allah ondan râzı olsun- rivâyet
olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
"Biz, birgün Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in yanında otururken bembeyaz bir elbise giymiş, simsiyah
saçlı, üzerinde yolculuk izi bulunmayan ve içimizden de hiç kimsenin
tanımadığı bir adam ansızın yanımıza
çıkageldi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in önünde oturup
dizlerini, O'nun -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dizlerine dayadı,
ellerini de kendi
İmam Nevevî, Sahîh-i Müslim'in şerhinde, Sindî de Nesâî'nin
şerhinde "kendi uyluklarının üzerine koydu"
şeklinde açıklamışlar,Fakat "Avnu'l-Ma'bûd"'da "Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in uyluklarının üzerine koydu"
şeklinde açıklanmıştır.
uyluklarının üzerine koydu ve: "Ey Muhammed! Bana İslâm'dan
haber ver?" dedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "İslâm;
Allah'tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilahın
olmadığına ve Muhammed -sallalahu aleyhi ve sellem-'in
Allah'ın elçisi olduğuna şâhitlik etmen, namaz kılman,
zekât vermen,Ramazan orunu tutman ve yoluna güç yetirdiğin takdirde
Beytullah'ı haccetmendir", buyurdu.
O: "Doğru söyledin",dedi.Bunun üzerine
biz soru soranın, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e hem soru
sormasına, hem de ona doğru söyledin demesine
şaşırdık.
(Sonra devamla): "Bana îmândan haber ver?"
dedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "Îmân;
Allah'a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine (peygamberlerine), âhiret
gününe ve kaderin hayrına ve şerrine îmân etmendir", buyurdu.
Yine: "Doğru söyledin",dedi.
(Sonra devamla): "Bana ihsandan haber ver?"
dedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-:"İhsan; O'nu görüyormuşçasına Allah'a ibâdet
etmendir. Şayet sen O'nu görmüyorsan bile, O seni
görmektedir", buyurdu.
(Sonra devamla): "Bana, kıyâmetin ne zaman
kopacağını haber ver?" dedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-:"Kıyâmet hakkında kendisine soru sorulan kimse, soran
kimseden daha bilgili değildir", buyurdu.
Bunun üzerine o: "O halde bana kıyâmetin
alametleri hakkında haber ver?" dedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:"Câriyenin
efendisini doğurması
ve yalınayak, baldırı çıplak koyun çobanlarının
bina yükseltmekte birbirleriyle yarışmaları ve bunlarla iftihar
etmeleridir", buyurdu.
(Ömer b. Hattab) dedi ki: Sonra adam oradan
hızla ayrıldı.Bunun üzerine ben uzun bir süre (üç gece)
öyle bekledim. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bana:
"Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyor musun?"
diye sordu.
Ben de: Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler, dedim.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:"Şüphe
yok ki O, size dîninizi öğretmek için gelen Cebrâil'dir",
buyurdu.
Müslim
Üçüncü Mertebe: İHSAN
İhsanın sözlük anlamı; Bir ameli en iyi şekilde,
kusursuz ve ihlasla yerine getirmek demektir.
Terim anlamı ise; Itlak olunduğu
(kullanıldığı) yere göre anlamı
değişir. Bunun da iki hali vardır:
Birincisi: İhsan, İslâm ve îmân lafzı ile
birlikte zikredilmeyip tek başına kullanıldığı
takdirde, dînin tamamı
kastedilir.Nitekim daha önce İslâm ve îmân
lafızlarında da böyle geçmiştir.
İkincisi: İhsan, İslâm ve îmân
lafızlarının ikisiyle veya ikisinden birisiyle birlikte zikredildiği
takdirde, açık ve gizli, bütün amelleri güzel bir şekilde yerine
getirmek olarak açıklanır.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu Allah
Teâlâ'nın kendisine bahşetmiş olduğu cevâmiu'l-kelimden
-özlü sözlerden- ve kendisinden başka
yaratılmışlardan hiç kimsenin açıklamaya gücünün
yetmeyeceği bir tefsirle açıklayarak şöyle demiştir:
"İhsan;sanki O'nu görüyormuşçasına
Allah'a ibâdet etmendir.Şayet sen O'nu görmüyorsan bile, O seni
görmektedir."
Bu mertebe, İslâm dîninin en yüce mertebesi ve konum
bakımından en büyüğüdür. Bu mertebenin sahipleri, her türlü
iyilik ve güzelliklere başkalarından önce sahip olacaklar ve
cennetteki en yüksek makamlara yakın olacaklardır.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ihsan
mertebesinin iki derecesinin olduğunu ve muhsinler için ihsanda iki
farklı makamın olduğunu haber vermiştir:
Birinci ve en yüksek makam: O'nu görüyormuşçasına
Allah'a ibâdet etmendir.Bazı âlimler bunu "Müşâhede
Makamı" olarak adlandırmaktadır.Dolayısıyla bir
kul, kalbiyle Allah Teâlâ'yı görüyormuş gibi amelini
yapması, kalbinin îmân nûruyla aydınlanıp görünmeyen
şeyi -gaybı- görür hale gelmesidir.Buna göre, her kim Allah
Teâlâ'ya yakın olur, O'na yönelir, sanki O'nu görüyormuş
gibi ve O'nun huzurunda olduğunu hissederse, bütün bunlar o kimseye
haşyeti, Allah Teâlâ'dan gereği gibi korkmayı, heybet ve ta'zimi
gerekli kılar.
İkinci makam: "İhlas/Murâkabe
Makamı"dır.Buna göre
kul, Allah Teâlâ'nın kendisini gördüğünü ve O'na yakın
olduğunu hissetmesidir.Kul, bunu amelinde hisseder ve bunun üzerine
çalışırsa, amelini Allah Teâlâ'ya hâlis kılmış
olur.Onun amelinde bunu hissetmesi demek; onun bu
davranışının, Allah Teâlâ'dan başkasına
değer vermesine ve o varlık için ameli istemesine engel olur.Eğer
kul, bu makamı gerçekleştirirse, birinci makama ulaşması
kolaylaşır.Bunun içindir ki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
ikinci makamı, birinci makama bir sebep olması için getirmiş ve
şöyle buyurmuştur:
"Şayet sen O'nu görmüyorsan bile, O seni
görmektedir."
Hadisin bazı lafızlarında şu rivâyet de
vardır:
(( أَنْ تَخْشَى
اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنَّكَ إِنْ لاَ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ
))
[ رواه مسلم ]
"(İhsan;)
sanki O'nu görüyormuşçasına
Allah'tan korkmandır.Zira sen O'nu göremesen bile, O seni
görmektedir."
Müslim
Kulun,Allah Teâlâ'nın kendisini görmekte
olduğunu,onun gizli ve açık her ameline muttali olduğunu,
yaptığı hiçbir şeyin O'na gizli-saklı kalmayacağı
îmân onun ibâdetinde gerçekleşirse, bu takdirde ikinci makama geçmesi
kendisine kolaylaşır.Bu ise kulun, kendisini Allah Teâlâ'ya
yakın olduğunu ve sanki O'nu görüyormuş gibi Allah
Teâlâ'nın yardımının kendisiyle beraber olduğunu
devamlı hissetmesidir.
Hâfız Hakemî, "Meâricu'l-Kabul", c:2, s: (20-33,326-328),
"el-Mecmûu's-Semîn",c:1,s:(49,53), "Câmiu'l-Ulûmi
ve'l-Hikem",c:1,s:106
Allah Teâlâ'dan O'nun fazîlet ve ihsanını
dileriz.