Hamd, yalnızca Allah'adır.
Birincisi:
Öncelikle bilinmelidir ki âlimler, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in doğum gününün tayini konusunda
görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Örneğin:
- İbn-i Abdilberr -Allah ona rahmet etsin-,Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in, Rebiül-Evvel ayının ikinci gecesinde
dünyaya geldiği görüşündedir.
- İbn-i Hazm -Allah ona rahmet etsin-,Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in, Rebiül-Evvel ayının sekizinci gecesinde
dünyaya geldiğini tercih etmiştir.
- Ebu Ca'fer el-Bâkır -Allah ona rahmet etsin-, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in, Rebiül-Evvel ayının onuncu
gecesinde dünyaya geldiği görüşündedir.
- İbn-i İshak -Allah ona rahmet etsin-, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in, Rebiül-Evvel ayının onikinci
gecesinde dünyaya geldiği görüşündedir.
- İbn-i Abdilberr'in naklettiğine göre,
Zubeyr b. Bekkâr -Allah ona rahmet etsin-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'in, Ramazan ayında dünyaya geldiği görüşündedir.
(Bkz: İbn-i Kesîr; "es-Sîratu'n-Nebeviyye", S: 199-200)
Âlimler arasındaki bu görüş
ayrılığı, bu ümmetin ilk müslümanlarının, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'i sevenlerin, O'nun doğum gününü
kutlamayı bir tarafa bırakın, onun hakkında kesin bir ifâde
bile etmemişlerdir. Müslümanlar, Fâtımîler icat edinceye kadar birkaç
asır geçmesine rağmen bu mevlidi kutlamamışlardır.
Değerli âlim Ali Mahfûz -Allah ona rahmet etsin- bu
konuda şöyle demiştir:
"Mevlid-i Nebevî'yi Kâhire'de ilk ihdas edenler,
hicrî 4. yüzyılda Fâtımî halifeleri olmuşlardır.
Fâtımî halifeleri altı tür mevlid ihdas etmişlerdir:
1.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in doğum günü (Mevlid-i
Nebevî).
2.
İmam Ali'nin -Allah ondan râzı olsun- doğum günü.
3.
Fâtıma Zehra'nın -Allah ondan râzı olsun- doğum günü.
4.
Hasan'ın -Allah ondan râzı olsun- doğum günü.
5.
Hüseyin'in -Allah ondan râzı olsun- doğum günü.
6.
Hâlihazırda yönetimde bulunan halifenin doğum günü.
Doğum günleri, el-Efdal Emîrul-Cuyûş
tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar bu kutlama
törenleri üzere kalmaya devam edegelmiştir.Daha sonra Fâtımî
halifesi el-Âmir bi Ahkâmillah'ın hilâfeti zamanında, insanlar
neredeyse unutmuşlarken hicrî 524 yılında tekrar kutlanmaya
başlanmıştır.
Mevlid-i Nebevî'yi Erbil şehrinde ilk ihdas eden
ise, hicrî 7. yüzyılda Erbil Atabeyi
Muzaffereddin Ebu Said Gökbörü olmuştur.
Mevlid-i Nebevî'yi kutlama işi, günümüze kadar devam
etmiş, insanlar bu konuda daha ileriye giderek nefislerinin hoşnut
olacağı, insan ve cin şeytanlarının kendilerine telkinde
bulundukları her şeyi ihdas etmişlerdir." (el-İbdâ'u fî Medârri'l-İbtidâ'; s: 251)
İkincisi:
Soruda Mevlid-i Nebevî'yi kutlayanların lisanı
üzere gelen: "Her yaptığımız şeyin; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in veya
sahâbenin veyahut da tâbiînin döneminde olması gerektiğini kim
söyleyebilir?" sözüne gelince, bunu söyleyenin, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in birçok hadiste bizleri
sakındırdığı bid'atın anlamını
bilmediğine delâlet eder.
"Her yaptığımız şeyin; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in veya
sahâbenin veyahut da tâbiînin döneminde olması gerekir" diye, Allah Teâlâ'nın rızâsına yakınlaştıran
taatleri yapmak konusunda zikredilen bu söz bir ölçüdür.
Bu sebeple Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in bize meşrû kılmadığı
bir ibâdeti yaparak Allah Teâlâ
yakınlaşmaya çalışmak, câiz değildir. İşte, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in bid'atlardan yasaklamasından bu
anlaşılır. Dolayısıyla bid'at; Allah Teâlâ'nın
meşrû kılmadığı şeyle O'na yakınlaşmaya
çalışmaktır.
Bunun içindir ki Huzeyfe -Allah ondan râzı olsun-
şöyle demiştir:
"Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbının yapmadıkları
hiçbir ibâdeti siz de yapmayın."
İmam
Mâlik de -Allah ona rahmet etsin- buna benzer bir şekilde şöyle
demiştir:
"O gün
dîn olmayan şey, bugün de dîn olamaz."
Yani Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in zamanında Allah Teâlâ'ya yakınlaşmak için yapılmayan bir dîn,
O'ndan sonra da dîn olamaz.
Ayrıca
soru soranın zikretmiş olduğu Cerh ve Ta'dil ilmi, yerilmeyen bir bid'attır. Nitekim bid'atı,
bid'at-ı hasene ve bid'at-ı seyyie diye iki kısma ayıranlar
bu görüşe varmışlar ve bid'atı, farz, müstehap, mübah,
haram ve mekruh olmak üzere beş dînî yükümlülük hükümlerine
ayırmaktadırlar. Nitekim İzzeddin İbn-i Abdisselâm -Allah
ona rahmet etsin- bu taksimi zikretmiş, öğrencisi el-Kırâfî
de bu görüşte ona tâbi olmuştur.
Şâtıbî ise, el-Kırâfî'nin bu taksime rızâ
göstermesine karşı çıkmış ve şöyle
demiştir:
"Bu taksim, hiçbir şer'î delile dayanmayan icat
edilmiş bir şeydir. Aksine bu, birbirine zıt iki şeydir. Çünkü
bid'atın hakikatinden birisi; ne şeriatın nasları
yönünden, ne de kâideleri yönünden şer'î hiçbir delilin ona
delâlet etmemesidir. Şayet İslâm şeriatından bid'atın
farz veya mendub veyahut da mübah olduğuna delâlet eden bir delil
olsaydı, orada bid'at olmazdı ve yapılan amel, dînen emredilen
veya kulun yapıp-yapmamakta serbest (muhayyer)
bırakıldığı umumî amellerden sayılırdı.
Dolayısıyla bu şeyleri bid'at saymak ile delillerin o
şeylerin farz veya mendub veyahut da mübah olduğuna delâlet
ettiğini söylemek, iki zıt şeyi biraraya getirmek demektir.
Mekruh ve haram olanına gelince, başka
yönden değil de bid'at oluşu yönünden bu herkesin kabul
ettiği bir şeydir. Şayet bir emre engel olan bir delil veya
kerahet bir durum olsaydı, ma'siyet olma imkânından dolayı onun
bid'at oluşunu sâbit kılmazdı. Örneğin katl (adam
öldürmek), hırsızlık yapmak, içki içmek gibi.
Bu sebeple bid'atta bu taksimin olması, asla
tasavvur edilemez. Ancak kerahet ve haramlılık bundan
müstesnâdır. Bu iki hüküm de ayrı ayrı kendi bölümlerinde
zikredilir.
el-Kırâfî'nin, Şâfiî mezhebi âlimlerinden
zikretmiş olduğu bid'atları reddetmekteki ittifak
(görüş birliği) doğrudur. Fakat bid'atlar hakkındaki
taksimi doğru değildir. Şaşılacak şeylerden
birisi de, görüş birliğini (ittifakı) deldiğini
bilmesine rağmen, bir taraftan bid'atlar hakkında görüş
birliği olduğunu zikretmesi, diğer taraftan bid'atları
beş hükme ayırması, birbiriyle çelişen iki zıt
görüştür. Sanırım el-Kırâfî bu taksimde hocası
İzzeddin ibn-i Abdisselâm'ın görüşüne düşünmeden
uymuştur.
Şâtıbî, daha sonra İzzeddin ibn-i
Abdisselâm'ın bu taksim hakkındaki mazeretini ve onun "Mesâlih-i
Mürsele"yi bid'at olarak adlandırdığını
zikretmiş, sonra şöyle demiştir:
- el-Kırâfî'ye gelince, hocasının veya
insanların muradına aykırı olarak onun bu taksimi
nakletmesinin hiçbir mazereti yoktur. Çünkü el-Kırâfî bu taksim konusunda
herkese aykırı hareket etmiştir. Bu sebeple kendisi, icmâ'ya
muhalif olmuştur." (el-İ'tisâm; s: 152-153)
(Türkçe'ye de çevrilen bu kitaba müracaat edilmesini
tavsiye ederiz.Çünkü yazar bu kitapta bu konuda çok güzel cevap
vermiştir.)
İzzeddin ibn-i Abdisselâm -Allah ona rahmet etsin-
farz olan bid'at taksimine örnek vererek şöyle demiştir:
"Farz olan bid'atlar için birtakım
örnekler vardır:
Birincisi: Onunla Allah'ın kelamı ve elçisi Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem-'in sözünün anlaşılmasına vesile olan
"Nahiv" ilmiyle iştiğal etmektir. Nahiv ilmini
öğrenmek, farzdır. Zirâ şeriatı korumak farzdır.
Onu korumak da ancak onu koruyan şeyleri bilmekle mümkün olur.O olmadan bir
farz tamamlanamıyorsa (yerine getirilemiyorsa), o şeyi yerine
getirmek de farzdır.
İkinci örnek: Kur'an ve sünnetteki
anlaşılmayan kelimeleri ezberlemektir.
Üçüncü örnek: Fıkıh usûlünün
yazılmasıdır.
Dördüncü örnek: Hadislerin hangisinin sahih,
hangisinin illetli olduğu birbirinden ayırt etmek için "Cerh ve
Ta'dîl" hakkında konuşmaktır. Nitekim şeriatın
kâideleri, şeriatın korunmasının gerekli miktarı olan
farz-ı ayından fazlasının korunmasının
farz-ı kifâye olduğuna delâlet etmiştir. Şeriatın
korunması da ancak zikrettiğimiz şeylerle mümkündür."
(Kavâidu'l-Ahkâm Fî Mesâlihi'l-Enâm; c: 2, s: 173)
Yine Şâtıbî ona cevap vererek şöyle
demiştir:
"İzzeddin'in söylemiş olduğu
şeyler konusundaki kelâm yukarıda zikredildiği gibidir. Farz
bid'ata verilen örnekler, -kendisinin de dediği gibi-; "o
olmadan bir farz tamamlanamıyorsa, o şeyi yerine getirmek de
farzdır" kabilindendir. O amelin selef zamanında
yapılıyor olması şart değildir ve özellikle
İslâm şeriatında o şeyin aslının (temelinin)
olması da gerekmez. Çünkü bu, "Mesâlih-i Mürsele"
babındandır, bid'atlar babından değildir." (el-İ'tisâm;
s: 157-158)
Bu reddiyenin özeti şudur:
(İzzeddin ibn-i Abdisselâm'ın zikretmiş
olduğu) bu ilimler, zemmedilen (yerilen) şer'î bid'atlar olarak
nitelendirilmesi doğru değildir. Çünkü dînin muhafaza
edilmesi, sünnetin korunmasını, şer'î ilimlerin, Kur'an ve
sünnetin naslarının insanlara doğru bir şekilde
nakledilmesini emreden umumî naslar ve şeriatın umumî kâideleri buna
delâlet etmektedir.
Şöyle söylemek de mümkündür:
Bu ilimlerin bid'at olarak görülmesi, lügat (sözlük
anlamı) yönündendir, şer'î anlamı yönden değildir.
Çünkü şer'î bid'atın hepsi yerilmiştir. Lügat
bid'atın ise, kimisi övülmüş, kimisi de yerilmiştir.
Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Bid'at,
lügat anlamının aksine, şeriatın örfünde
yerilmiştir. Zirâ örneğinden ayrı olarak ihdas edilen her
şey, ister övülen, isterse yerilen olsun, bid'at olarak
adlandırılır." (Fethu'l-Bârî; c: 13, s: 253)
Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda yine şöyle demiştir:
"Bide'
kelimesi, bid'at kelimesinin çoğuludur. Bid'at ise, kendisinden önce
hiçbir örneği/benzeri olmayan şey demektir.
Dolayısıyla bid'at, lügat olarak hem övülen, hem de yerilen
anlamı kapsar. Şeriat ehlinin örfünde ise, yerilen şey anlaşılır.
Eğer övülen anlamda gelirse, lügat anlamı anlaşılır."
(Fethu'l-Bârî; c: 13, s: 340)
Değerli
âlim Abdurrahman el-Berrâk, Sahih-i Buhârî, Kitab ve sünnete
bağlılık kitabı, 2. babda geçen 7277. nolu hadise ta'likte
bulunurken şöyle demiştir:
"Bu
taksim, bid'atın lügat anlamı itibarıyla sahih olur.Dîndeki bid'ata
gelince, bunun hepsi dalâlettir/sapıklıktır.
Nitekim Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
((
وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ
بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَكُلَّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ .))
"İşlerin en şerlisi,
(dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerdir
(dîndeki bid'atlardır). (Dînde) sonradan çıkarılan her
yenilik, bid'attir.Her bid'at, dalâlettir (sapıklıktır).
Her dalâlet (in sahibi) de, ateştedir."
Bu genelleme (her bid'at, dalâlettir) ile birlikte bid'atlardan farz veya müstehap veyahut da
mübah olanı da vardır, denilmesi câiz değildir. Aksine dîndeki bid'at,
ya haramdır ya da mekruhtur. Mekruh olanlardan birisi de, hakkında
mübah bid'at denilen sabah ve ikindi namazından sonrasını
tokalaşmaya tahsis etmektir."
Anlaşılması ve üzerinde durulması
gereken hususlardan birisi de; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ve
ashâbının zamanında bir şeyin yapılması hususunda
sebeplerin bulunmasına ve engellerin olmamasına bakılması
gerekir.
Örneğin Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in
doğumu ve sahâbe tarafından sevilmesi, sahâbe-i kirâm zamanında
O'nun doğduğu günü kutlamayı bir bayram haline getirmek için
geçerli olan iki sebep idi ve onları bundan engelleyecek hiçbir şey
de yoktu. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbının bundan
hiçbir şeyi yapmadıkları için böyle bir
davranışta bulunmanın meşrû olmadığı
anlaşılır. Zirâ bu davranış (O'nun doğum gününü
kutlamak) meşrû olsaydı, insanlardan önce sahâbe-i kirâm bunu
yaparlardı.
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"... Aynı şekilde bazı
insanlar, (Mevlid-i Nebevî'yi) ihdâs ederek İsâ -aleyhisselâm-'ın
doğum gününü kutlamada ya hristiyanlara benzemek istemektedirler ya da Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'e sevgi ve tazimlerini göstermek için
yapmaktadırlar. Allah Teâlâ, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in doğum gününü bayram edinme bid'atına
değil de -ki O'nun doğumu konusunda insanlar ihtilaf
etmişlerdir- belki bu sevgi ve gayretlerinden dolayı onlara
ecirlerini verebilir. Fakat ilk müslümanlar, bunu yapmaya güçleri yettiği
ve yapmaya hiçbir engel olmamasına rağmen bunu
yapmamışlardır.Eğer bu davranış sadece hayır
veya tercih edilen bir davranış olsaydı, bizden önce buna
daha lâyık olan ilk müslümanlar yaparlardı. Çünkü onlar, Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'i bizden daha çok seviyorlar ve O'na, bizden daha çok saygı gösteriyorlardı.Zirâ
onlar, hayırda bizden daha çok gayretliydiler. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'i tam anlamıyla sevmek ve O'na saygı
göstermek; O'na tâbi olmak, O'na itaat etmek, O'nun emrine uymak, gizli
olsun, açık olsun, O'nun sünnetini yaşatmak (ihyâ etmek),
gönderilmiş olduğu şeyi yaymak, bu uğurda kalp, el ve
dil ile cihad etmektir. Çünkü bu, Muhâcir, Ensar ve onlara güzellikle
tâbi olan ilk müslümanların (selef-i sâlihin) izlediği yoldur."
(İktidâu's-Sirâtı'l-Mustakîm; s: 294-295)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sevmenin,
O'nun sünnetine tâbi olmak, onu öğrenmek, insanlar arasında onu
yaymak ve onu savunmak olarak açıklayan çok doğru bir sözdür.
İşte bu, sahâbenin -Allah onlardan râzı olsun- izlemiş
olduğu yoldur.
İlk müslümanlardan (selef-i sâlihten) sonra
gelenler, bu kutlamalarla hem kendilerini aldattılar, hem de şeytan
onları aldattı. Onlar böyle yapmakla Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-'e sevgilerini gösterdiklerini zannettiler. O'nun
sünnetini ihyâ etmeye, O'nun sünnetine tâbi olmaya, O'na dâvet etmeye, insanlar
arasında onu öğretmeye ve onu savunmaya gelince, onlar bundan
çok uzaktırlar.
Üçüncüsü:
Sorunuzda zikrettiğiniz bu tartışan
kimsenin, İbn-i Kesir'e -Allah ona rahmet etsin- nisbet etmiş
olduğu Mevlid-i Nebevî'yi kutlamayı câiz gördüğüne dâir bu sözünün
nerede olduğunu bize zikretsin. Çünkü biz, İbn-i Kesir'in -Allah
ona rahmet etsin- bu sözünü bulamadık. Biz, bu bid'atın
yayılması ve insanlar arasında revaç bulması için
İbn-i Kesir'in -Allah ona rahmet etsin- yardım etmesinden onu tenzih
ederiz.
Allah Teâlâ en iyi bilendir.